![]()
Osman KÖSA
osmankosa@gmail.com
Allah’ın verdiği aklı yok sayarak; işi Allah’a havale etme hali
31/12/2021 Toplumlara egemen sınıfların varlıklarını sürdürebilmesi aklının varlığından habersiz yetiştirilmiş kitlelere bağlı. İnsanı diğer canlılardan ayırt eden, akıl. İlkel yaşam, madenlerin bulunuşu “Tarih Öncesi Çağlar”dan; yazının ortaya çıkarılmasıyla başlayan “Tarihi Çağlar”ın her biri insan yaşamını kolaylaştıran, bir çağdan başka bir çağa geçişler, aklın ürünü. İnsanda akıl olmasaydı bugünkü iletişim çağına ulaşılabilir miydi? Yaşamı ilerletmek veya geriletmek insanın elinde, bir şey yapmazsa, aklını kullanana göre zaten geriye kalır. Felsefe; Akıl yürüterek düşünce üretme işi, insana özgü; fakat devlete hâkim sınıflar vaktiyle elde etmiş oldukları ekonomik güçlerinin yanı sıra yarattıkları mitolojik Tanrı’lar, dogmalar yoluyla yönettikleri insanlarda düşüncenin ortaya çıkmasına engel olagelmişler. Düşünce insanı Socrates’in insanı düşünmeye sevk eden düşüncelerini ölümüne reddetmeyerek açtığı yol, M.Ö. 399’da ölüme mahkûm edilse de O’nu ölümsüz hale de getirmiştir. İslam inancının yaygın olduğu bölgelerde yaşayanların bilime olan katkıları 11.yüzyıla kadar sürmüş halde… İslam inancının 7.yy.da ortaya çıkışıyla; düşünce ifade etmenin önündeki geçmişin egemenlerinin ellerinde tuttuğu devlet gücü ve mitolojik/dogmatik engellerin önüne kutsal bir kaynaktan gelen güç ile geçilmiş, insanlar kolaylıkla düşüncesini, aklından geçeni özgürce ifade etmeye başlamış ta ki 11.yy.a kadar. Ve 11.yy.dan sonra Orta Doğu’dan Batı’ya uçup giden, ya da Socrates’in bölgesine büyük bir güç ile geri dönen, yaygınlaşan felsefe, bilim… Buna bir de daha sonra Rönesans, Reform hareketlerine düşünsel katkı sunan 1453 İstanbul’un fethi ile Batı’ya göçmüş olan dönemin bilim insanlarını da eklemek gerek… İnsanları köle gibi kullanmanın, sömürmenin yolu onları düşünce üretmekten alıkoymaktan geçiyor. Ne zaman ki düşünce üretimi adeta günah sayılıyor işte ondan sonra İslam İnancı’nın yaygın olduğu coğrafyada yaşayan insanlar o gün bugündür gerilemeye başlıyor. Bu başlangıç, 11.yy. Gazali’nin aktarımlarının devrin yönetimlerince benimsenmesiyle, yaygınlaşmasıyla başlıyor. Osmanlı’nın son dönemlerinde devletin gerilemesi üzerine teşhisler yapılıp tedbirler alınılmaya çalışılsa da ulemanın görüşü “yeterince dine bağlı kalınmaması”nı gerekçe gösteriyor. Köklü çözüm Cumhuriyet’in ilanıyla bulunuyor fakat bu durum ise 1952 yılında NATO’ya girişe kadar sürdürülebiliyor. NATO’ya giriliş ile birlikte Türkiye’ye verilen “İslam Federasyonu” görevi; tarikat, cemaatleri tekrar canlandırdığı gibi eğitim sistemi Amerika kontrolüne geçip, uçak imal edip ihraç eden fabrikalar bir bir kapatılıyor, üretmek yerine hibe/borç ile kolaycılığa geçiş meydana getiriliyor. Bunların dışında Avrupa ve Amerika’nın zaman zaman Türkiye üzerine yayımladıkları raporlarında “Dinsel Özgürlükler” başlığı altında cemaatlerin, tarikatların desteklenmesi sürdürülüyor, laiklik adım adım aşındırılıyor… Günümüze geldiğimizde ise tarikatların elinde yetişip, dini önderlerinin/şeyhlerinin kitaplarıyla büyümüş, asıl inanç kitabına uygun olmayacak şekilde “Günah işleme özgürlüğü var, bir işe girişte akrabayı koruma var, bize bu işi Allah yaptırıyor, şeyhim uzay mekiğini düşürdü, deprem olacağı bana bildirildi…” şeklinde aklı, bilimi görmezden gelen sözleri okuyoruz… İnanca dayalı düşünsel akım ile dolaylı olarak Batı’nın aydınlanmasına katkı sunmuş olan bir inanç ve bu inanca sahip bölgelerin bilimsizliği, bilinçsizliği, yoksulluğu, geri kalmışlığı, her alanda Batı’ya muhtaçlığı… Düşünce ne olursa olsun hep yaşar, iz bırakır. Hiç olmazsa araştırmacılara konu olur. Öyleyse mevcut dini söylemlerin, düşüncenin bir geçmişi, öğretisi var mı, yok mu? Ona bakmak lazım gelir. Aklı, bilimi, herhangi bir alanda uzmanlaşmayı engellemiş olan akımın temsilcilerinden, Gazâlî hakkında Prof. Dr. Hüseyin ATAY’ın “Gazâlî ve İbn Rüşd Felsefesinin Karşılaştırılması” başlıklı, KSÜ İlahiyat Fakültesi Dergisi 3 (2004) s.7-61’de yayımlanmış olan makalesinden alıntı aşağıdadır: “…Gazâlî âdeta İslam bilimlerinin canlı bir ansiklopedisi gibi olmuştu. Ne var ki onun bu durumunun İslâm dünyasında iki olumsuz etkisi olmuş, İslâm âleminde bilimde uzmanlaşmayı ve derinleşmeyi engellemişti. 1- Uzmanlaşmayı engellemesinin nedeni kendisi değildir. Kendisinden sonra gelenler onun gibi bir şöhrete sahip olmak için her bilimi öğrenme hevesine kapılmışlardı. Her şeyden bir şey bilmeyi, yani ansiklopedik bilgiyi yeğlemişlerdi. Nitekim bu tutum eski medrese icazet (diploma)lerinde bile övülür olmuştu. Dokuz yüz yıl sonra Osmanlı Medrese programlarının ıslah(reform) edilmesinde, uzmanlaşmaya önem verilmediğinin farkına varılmış ve 1914 yılında yapılan Medrese Islâhâtında “mütehassısîn” bölümü açılmıştı. (s.13) 2- Gazâlî hakkında yazı yazanlar, tez yapanlar ve özel araştırmacılar çalışmalarına Gazâlî’den başlıyorlar. Öğrencilerine Gazâlî’yi okutuyorlar; onun her konuda bir eserini bulup onunla işe başlıyorlar. Gazâlî’den öncesine gidip Gazâlî’nin nereden, kimden neyi aldığını incelemeden, araştırmadan, sâdece Gazâlî’de buldukları bilgiye göre Gazâlî’yi değerlendiriyorlar. Hemen hepsi, sanki onun dediğini daha önce kimse dememi gibi, Gazâlî’yi göklere çıkarıyorlar; bir türlü onu aşamıyorlar. Sadece onu övmekte yarışıyorlar. Bunu yaparken kendilerini de haklı, gerçekçi; tarafsız, bilimden yana göstermek için genelde hepsi sözüm ona Gazâlî’nin bazı cümlelerine, ithâmlarına itiraz eder görüntüsü veriyorlar... Öyle bir hava telkin ediyorlar ki, sanki her konuda İslâm’ın özünü Gazâlî’de bulmanın mümkün olduğunu göstermeye çalışıyorlar. Müslümanlık yalnız Gazâlî’nin gölgesinde yapılabilir; bu da müslümanlara yeter. İşte Gazâlî’nin İslâmî ilimlerin bir ansiklopedi olmasının iki olumsuzluğu budur. Bu iki olumsuzluğun baş sebebi ve sorumlusu Gazâlî değildir. Asıl sorumlular onun bilgisini, yöntemini ve tutumunu bilerek veya bilmeyerek yanlış anlayan ve yorumlayan yanlış anlatanlardır. (s.14) *** “Allah bilir, siz bilmezsiniz” (Bakara; 2/216; Âli İmran, 3/66; Nahl, 16/74; Nur, 24/19) (s.14) BİLİMDE YETKE, OTORİTE VE SULTA YOKTUR: Bu âyeti kerîme üzerinde bir cümlelik daha durmak gerekiyor. Âyet, bilgiyi tümü ile Allah’a veriyor ve insandan bilgiyi kaldırıyor. Oysa insan da bir şeyler biliyor, bu olan meydana gelen bir olgudur. Kur’ân’ı Kerîm bilme imkânını insandan tamâmen olumsuzladığı (nefyettiği) şeklinde anlamak olguya aykırı düşer. Hz.Peygamberin sağlığında da insanlar ve peygamberin kendisi, birçok şey biliyorlardı. Onların bilmediğini söylemenin anlamı ve amacı, gerçek olanı bilmezler; bildikleri şeylerde gerçek olan ve olmayan nedir; bunu ancak Allah bilir. Bunun anlamı, diğer bir deyimle, insan ve peygamber de gerçeği bilmekte yetke, otorite ve son söz sahibi olmadıklarıdır. Öyle ise hiçbir insan ilimde otorite değildir. Böyle olunca, insanın bilgisinin doğru olup olmadığını ortaya koymak için bir ölçüt gerekir. Kur’ân’ın amacı herhangi bir insan, kim olursa olsun, onun sözünün ölçüte vurulmadan alınmasının doğru olmadığını anlatmaktadır. Buradan üç kural çıkmaktadır: 1. Herhangi bir kimsenin, herhangi bir kimseyi bilimde yetke veya otorite sahibi görmesi, kabul etmesi Kur’ân’ın temel felsefesine aykırıdır. (s.15) Böyle inanan ve hareket eden Kur’ân’a aykırı inanmış ve hareket etmiş olur. 2. Herhangi bir kimse kendini ilimde yetke ve otorite sahibi görerek kendi sözünün gerçek ve doğru olduğunu iddia ederek başkaları üzerinde baskı kurmaya çalışması, onları kendi sözüne inandırmaya zorlaması veya onları örneğin dinsiz sayması, Kur’ân’a temelinden terstir ve buna Kur’ân’ın temel ilkesi açısından hakkı yoktur. 3. Herhangi bir kimsenin herhangi birini bilimde yetke ve otorite sahibi kabul edip ona dayanarak, onu aracı yaparak başkaları üzerine baskı yapmaya ve onlar üzerinde güç kullanmaya girişmesi ve uğraşması da Kur’ân’ın bu temel ilkesine karşı gelmek ve onu savsaklamaktır. Müslümanlar Kur’ân’ın bu temel felsefesine ve rûhuna aykırı olan bu üç kuralı, Hz.Peygamberin ölümünden sonra çiğnediler, hâlâ çiğnemeye devam etmektedirler. Hadisçiler birinci ve üçüncü kuralı şöyle çiğnediler: - Birinci asırda meydana gelen siyâsî ve iktidar savaşlarında tarafları tutanların Hz.Peygambere yalan yere hadis uydurmaları, onun adına, ona isnat ederek konuşmaları ile hem Hz.Peygamberi yanılmaz, bilimde tam yetke sahibi Allah gibi göstermek istediler, hem de Hz.Peygambere isnat ettikleri bu sözlerle başkalarına, kimin zararına ve kimin yararına baskı yapmaya giriştiler. Bu birinci hicrî asırda bir yanıltmaca Kur’ân’dan uzaklaşma olarak ortaya çıktı. Esefle söylemek gerekir ki bunda da başarıya ulaştılar. - İkinci asırda, tasavvufçular veya kendi deyimleriyle sûfîler ortaya çıktı. Kendilerini bilimde otorite sahibi göstermek için, Allah’tan ilham (vahiy) aldıklarını, Allah’ın kendileriyle konuştuğunu ileri sürerek Allah adına konuştular ve sözlerinde yetke sahibi olduklarını söyleyerek insanlar üzerinde etkide bulunmayı amaçladılar. Bunu başardılar da. Sonra gelenler de bunları bilimde yetke sahibi kabul ederek tarikatlar kurdular; insanları sömürdüler ve onları Allah’tan başka otoriteler kabul etmeye sürüklediler. Bundan dolayı bu üç kurala da aykırı hareket ettiler. - Üçüncü hicrî asırda mezhepler çerçevelendi, sınırları çizildi ve mezheplerin imamları bilimde yetke ve otorite sahibi kabul edilerek onların adına millete baskı yapmaya başladılar; ilk imamları araç edinerek sözlerini taklit ettiler. Bunlar birinci ve üçüncü kurala karşı hareket ettiler ve hâlâ ediyorlar. Kur’ân’ı ihmâl etmede bu her üç sınıf müşterek davrandılar.(s.16) GAZÂLÎ’NİN KELÂM VE FELSEFE DÜŞMANLIĞI: 1- İmam Gazâlî Kelam okumanın haram olduğunu İmâm Şafiî, İmam Mâlik, İmam Ahmed bin Hanbel, Süfyân ve geçmişteki (selef) hadisçilerinin bütünü tarafından söylendiğini nakleder. İmam Şafiî’den şunu naklediyor: ‘Şirkin dışında insanın Allah’a karşı yapacağı bütün günâhlar Kelâm ilminden okuyacağı bir şeyden daha hayırlıdır.’ Öte yandan Ahmed bin Hanbel: ‘Kelâm sahibi asla kurtulamaz; Kelâmla uğraşan herhangi bir kimsenin kalbinde bozukluk vardır’ demiştir. Yine Ahmed bin Hanbel: ‘Kelâm alimleri zındıktırlar; Allah’a ve âhirete inanmazlar’ der. (s.18) İmam Gazâlî’nin Kaynakları “Eb’ul-Hasen el-Eş’arî (h.260-324; m.873-935) bütün öğretimini Mu’tezile olarak yaptı. Sonra Mu’tezilîlikten vazgeçti. Selefiyeye, yani lafızcılara (nass’cılara) katıldı. İmam Şafiî ve Ahmed bin Hanbel’in fikirlerini savunmaya başladı ve böylece Ehli Sünnet Kelâm okullarından birinin kurucusu oldu. Mu’tezilede öğrendiği akılcılığı bırakmanın ardından bazen hem akla hem de nassa karşı son derece saçma ilkeler koydu. Sonradan gelen büyük Kelamcılar, sözgelişi Bakıllânî (h.403; m.1013), İmâm’ul-Harameyn Ceveynî (h.478; m.1085) ve İmam Gazâlî (h.505; m.1111) bu ilkelere bağlı kalarak İslam’da düşünce özgürlüğünü ve akılcılığı çıkmaza soktular ve batırdılar. Bunların sonucunu İmam Gazâlî belki de hocası İmam Harameyn’den daha aşırı bir düşmanlıkla başarıya ulaştırdı. Denebilir ki Gazâlî’ye kadar akılcılık ile lafızcılık (nass’çılık/vahiy) atbaşı beraber giderken Gazâlî akılcılığı alt etmek ve onu eylem dışı bırakmak için Kelâma ve Felsefeye saldırmaya ve sahiplerini kafir saydırmaya koyuldu ve Felsefeye karşı yani akılcılığa ve düşünceye karşı tam başarı sağladı. Ancak Kelâmcıları kafir saymaya sadece bozguncu, karıştırıcı, bozuk havalarına uyan kimseler olarak göstermekle, Kelâmı lafzın taraftarlarının kontrolüne vermekle sağladı.” (s.21-22) (*) (*) https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/213419 |
Yorumlar |
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın |
Yazarın diğer yazıları |
Türkiye Emekli Astsubaylar Derneği Genel Merkez Yönetimi Seçimi - 01/12/2024 |
Türkiye genelinde 97 şubeye sahip Türkiye Emekli Astsubaylar Derneği (TEMAD) Genel Merkez Yönetimi seçimi 2 Aralık 2024 tarihinde, şube başkan ve delegeleri katılımıyla gerçekleşecek. |
Öğretmenler Günü ve Bilişsel Eğitim - 25/11/2024 |
Ülkemizin Kurucusu Başta Başöğretmenimiz Gazi Mareşal Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, O'nun yolunda ilerleyecek nitelikte aklı ve bilimi rehber edinmiş öğrenci yetiştirmiş ve halen de o yolda öğrenci yetiştirmekte olan Öğretmenlerimizin |
KİTAP NE DİYOR? - 28.01.2007 - 03/11/2024 |
Eğer dünyanın yaratılışını merak ediyorsak onu ancak Allah’ın kelamı olan Kur’an-ı Kerim’den öğrenebiliriz. Yok olan, başkenti işgal edilen, silahlarına el konulan, esir düşen, halkı ayaklandırılan, şeyhleri, ağaları altın ile satın alınan bir ülken |
Özey AK: EN GÜÇLÜ İNSAN HAKLI OLAN İNSANDIR - 03.05.2005 - 02/11/2024 |
Yıllar önce, 3 Mayıs 2005 tarihinde Özey Ak adlı okuyucumuzun göndermiş olduğu içeriği dopdolu iletiyi bugünkü yazımızda sizlerle paylaşmak istedim. Okuyucumuza selam ve saygılarımızla… 27 Ekim 2008 |
DERİN SİYASET SAHİPLERİ - 06.02.2007 - 01/11/2024 |
Aslında ortada uluslararası derin bir siyaset var… Ülkeyi bataklığa çeken! Kırmızı Pazartesi Romanı’nı tersine çevirmemiz dileğimle… |
Demokrasi Kültürü - 30.10.2008 - 01/11/2024 |
Eğitim, öğretim, okuma alışkanlığının kazanılması, paneller, konferanslar, gönüllülük esasına dayalı birliktelikler (dernekler, sendikalar vb.) oluşturulması ve bütün bunların etkisiyle elde edilecek bilinç yoluyla, demokrasi kültüründe gelişimin... |
TEMAD Seçiminin Muhtemel Etkileri - 20.10.2008 - 01/11/2024 |
Mücadele ise kendisine has bir kültür meydana getirir… |
Eksik Olan Ne? - 01.11.2008 - 01/11/2024 |
Biz de, daha öncelerden hayatımızı girmiş ancak belli bir süre uzak kaldığımız interneti 12 Şubat 2005 tarihinden itibaren mesleki meselelerimizi ülke meseleleriyle bağdaştırarak, ortak noktada buluşma amacıyla kullanmaya başladık… |
Cumhuriyetimize bir bakış - 30/10/2024 |
Adı Osmanlı, içinde yabancı hakimiyeti, devşirme yöneticiler. Toplumda; bilgi yok, bilim yok, ekonomi yok, gelişme yok, şeyhler, şıhlar, ağalar elinde değersiz bir yaşam. Bol savaş, bol askerlik, bol vergi, bol salgın, bol hastalık... |
![]() |